28 Mart 2017 Salı

Geçmişten günümüze dövme


Dövme kimi zaman bir harf ya da yazı, kimi zaman bir şekil ya da resim… Bazen süslenmek bazen bir şeyi vurgulamak için…Ama belki de insanoğlunun en eski kendini ifade etme sanatı…

Avusturya- İtalya sınırında dağlarda bulunan “Buz Adam”ın bedeninde dövme taşıdığı Profesör Spindler tarafından 1991’de açıklandı. Muhtemelen İsa’dan önce 10 bin ile 38 bin yılları arasında bir döneme denk düştüğü var sayılıyor. Kaynaklar ilk çağlarda kamış ve yaprak boyaları ile yapılan dövmelerden söz etmek­te, İ.0. 2000’lerden kalma Mısır mumyalarında dövmelere rastlanıldığını belirtmektedir. Bu dönemde insanlar dövmeyi bir statü sembolü olarak kullanmalarının yanı sıra, dövmenin onları kötü ruhlardan, hastalıklardan, büyülerden koruduğuna inanırlardı. Semboller ve motifler kişiyi ifade edecek mesajlar içerirdi. Geleneksel dövmelerde kullanılan bu motif ve sembollerin verdiği mesaj incelendiğinde, bunun bir tür yazı olduğu görülmüştür.

Dövme uygulaması,kesintiye uğramadan,günümüze kadar ulaşmasının konuya bir insani ihtiyaç olarak bakılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bedende giysinin olmadığı ortamda,vahşi hayvanları ürkütmek, avlanan hayvandan daha fazla pay almak, kabilede liderliği güç ve üstünlüğü, ortaya koymada yine benzer işaretler vücutta kullanılmıştı.

Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir an­layışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden oluşan dövmeler görülmektedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali bulunan bir boya­nın, deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Pazırık kurganında bir başka­na ait cesette bulunan dövmelerde olduğu gibi, Hunlarda da asil ve kahraman kişilerin dövme resimleriyaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda devam eden bu geleneğin yi­ne kahramanlık niteliği taşıyan bireylerce uygulandığı bilinmektedir.

Taştık mezarlarında ve daha sonra Altın Yış mezarlarının birinde bulunan cesetlerde vücudun bazı kısımlarının av sahnelerini tasvir eden dövmelerle süslü bulunduğu görülmektedir.

Antik Trak kavmi dövmeyi asalet nişanesi sayarken, eski Yunanlılar için ahlaksızlık damgası gibiydi. Eski Roma’da suçluları ve köleleri tanımaya yarayan dövmelere 19. yüzyıl İngiltere’sinde de rastlanılmaktadır. Cezyirli gemiciler aracılığı ile Osmanlı denizcileri arasında yaygınlaşan dövme 17. yüzyıldan itibaren Yeniçerilerce bağlı bulundukları “orta”yı (bölük) simgelemek amacı ile yaptırılmaya başlanmış, Yeniçeri ocağı kapatılıncaya kadar sürmüştür.

Bu açıdan bakıldığında; dövme geçmiş kültürlerden, insanlardan, inanış ve yaşayışlardan bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla hiyerografik, etnografik ve antropolojik olarak ele alınması gereken bir konudur.

Semboller de tıpkı mitolojiler gibi evrensel ölçekte aynı özellikleri gösterirler. Gerçek ile hayal arasındaki bağlantıyı oluşturur semboller. Etnik topluluklar, diller, inançlar, yaşam biçimleri farklı olsa da kullanılan sembollerin dili ortaktır.

Dünyanın tüm bölgelerinde dövmenin aşağı yukarı benzer nedenlerle yapıldığını, benzer geometrik şekillerin kullanıldığını görmek mümkündür. Sadece yapılış tekniği, dövme yapımında kullanılan malzemelerin farklı oluşu ve dövmenin vücutta uygulandığı yer bakımından birbirlerinden farklılık gösterdikleri görülür.

Mitolojik mantık gereği, görünür görünmez her olgunun bir benzeri, bir eşi vardır… Bu yüzden masal, efsane ve mitolojiler mitolojik şifrelerle doludur… Soyut düşünceye erken ulaşmış Mezopotamya uygarlık merkezindeki motifler çoğunlukla simgeseldir… Göz deseni nazardan korunmayı, bolluk ve bereketi; yıldız mutluluğu; hayat ağacı figürü, yaşamı; kuş motifi yaşamı ve ruhu simgeler…

Dövmeler deki yılan, boğa, kuş, kartal, inek, geyik, ceren, birbirine sarılı çift yılan, daire halka halhal, nokta, üçgen, sekizgen, kare, ikiye bölünmüş dörtgen, içinde yuvarlak noktaları olan geometrik şekillerin hemen tümü şu veya bu şekilde Ana Tanrıça’yı kutsamayı, dolayısıyla hayat kaynağı olan annenin doğurganlığını, döl bereketini, kadın rahmini, anne karnına düşen spermin yumurtayı döllemesini, ceninin gelişim evrelerini ve nihayetinde hayat ve ölümü imgeler. Çok rastlanan güneş ve ay motifleri de yine yaşam kaynağını, sonsuz yaşam isteğini simgelemektedirler…

Haç motifi Hıristiyanlığın bir simgesi diye bilinse de gerçekte bu motifin tarihi çok daha eskilere uzanıyor… Renkleriyle birlikte uğurlu yön bildirdiğine, kötü bakışların etkisini yok ettiğine inanılıyor. Ucu içe dönük okun deldiği daire ise döllenmenin bir göstergesi olarak doğurganlık ve bereketi simgeliyor

Anadolu’da dövme:

Geleneksel dövme çok geniş bir coğrafyada pek çok toplum tarafından uygulanmıştır. Anadolu’da en çok Güney Doğu Anadolu’da görülmüştür. Güney Doğu Anadolu tarihinde dövme “dek” kelimesi ile anılırdı. Dövme yapan erkeğe “dekkak”, bayana “dekkake”, dövme yaptıran erkeğe “medkuk”, kadına “medkuke” denirdi.

Güney Doğu Anadolu’da gezgin yaşayan bir topluluk olan Karaçiler bunu bir meslek olarak yapmıştı.

Dövmeyi ergenlikten sonraki yaşlarda, zaman olarak da baharın ilk başlarında yapmayı tercih etmişlerdi.

Dövme bayanlar arasında daha yaygındı. Motiflerdeki farklılığı belirleyen en önemli faktör cinsiyetti. Yapılışı, biçimi ile dövme, erkek ve kadın arasındaki farklılığı belirgin olarak ortaya çıkarmaktaydı.

Dövme adeti özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yaygınlık kazanmıştır.

1991 yılında Gaziantep Barak bölgesinde yapılan araştırmalarda 40-45 yaşın üzerindeki erkek ve kadınların el, yüz ve vücutlarında yörede “dövün” olarak adlandırılan dövmelere rastlanmıştır. Bu kişilerde el, yüz ve vücudun çeşitli bölümlerinde bulanan dövünler; 18-20 yaş civarı genç kızlarda yalnız sağ yanakta bir nok­ta şeklinde yer almaktadır.

Yörede “gurbet” adı verilen, geçimini boncuk, iğne gibi ufak tefek gereçler satıp, karşılığında yumurta, arpa, buğday vb. alarak karşılayan küçük gezici gruplar tarafından, 15-20 yıl öncesine kadar isteyenlere dövün yapıldığı, şimdi ise bu uygulamanın de­vam etmediği belirtilmiştir. Dövün yapılmadan önce, dövmeyi yaptıracak kişi veya “gurbet” tarafından belirlenen şekiller yanmış kibrit çöpü yardımı ile vücut üzerine çizilir. Üç ya da dokuz adet halinde (bu rakamların mistik özelliği bilinmektedir) bir araya getirilerek sıkıca bağlanan iğnelerle deri dövülür; koyun ödü ve kazanların altından toplanan isle hazırlanan karışım, bu dövülme sırasında altderiye yerleştirilir. Kabuk bağlayan bu yara zamanla iyileşir ve desen belirir.

Dövün, kadınlar tarafından özellikle çene, çene altı, ayak bileği, boyun, göğüs ve el üstlerinde tercih edilmekte, erkeklerde ise burun üzeri ve alın ortasında, el üstlerinde, el bileğinde ve kollarda dövüne rastlanmaktadır.

Bilinen dövme motifleri arasında, kadınlarda el üstü ve ayak bileklerinde rastlanan tarak ve ayna; genellikle yüze yapılan yıldız ve ayak bileklerinde halka motifleri önemli yer tutmaktadır. Bunlarla beraber 60 yaş civarındaki birkaç kadında dikkati çeken, çene altından başlayarak, boyunda devam eden ve iki göğüste şekillenen ceren motifidir.

Erkeklerde daha çok şakaklarda ve kollarda yoğunlaşan Arap harfleriyle yazılmış isim ve ibarelere, arslan, yılan, ay gibi şekillere rastlamak mümkündür.

Dövmeler in ne için yapıldığı sorusuna genel olarak süslenme yanıtı verilmekle bera­ber, 60 yaş üzerindeki kadın ve erkekler uğur getirdiği, kazancı artırdığı, bereketi sağla­dığı inancı ile dövme yaptırdıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca çocuğu olmayan kadınların bellerine yaptırdıkları dövme sayesinde çocukları olacağına ilişkin inanç mevcuttur. An­cak kentlerde çok yadırgandıkları, torun ve çocukları tarafından çağdışı bulunduğu için büyük bir çoğunluğu dövmeyi sevmediğini söylemektedir. Asitli maddelerle yüzlerinden bu izi çıkarmak istemişler ancak başarılı olamamışlardır.

1994 yılında Çankırı’da bir Türkmen köyünde yapılan çalışmada ise 50-55 yaş civa­rındaki kadınlarda, burnun üst kısmı ve alnın ortasında bulunan ay-yıldız şeklinde döv­menin dışında vücudun başka hiçbir yerinde dövmenin bulunmaması dikkati çekmiştir. Bu dövmenin özelliği ise kız sütü (yeni doğum yapmış ve kız çocuğu olmuş bir annenin sütünün) isle karıştırılması, bu karışımın dövmede kullanılmasıdır. Dövme yapılırken yine üç iğne bir araya getirilmekte, kaynak kişiler bunun atalarından kalma bir süs oldu­ğunu belirtmektedirler.

Urfa, Mardin ve Diyarbakır’da dövme; dak ya da dek olarak da anılmaktadır. Bu yö­relerde en fazla dikkat çeken dövme motifi özellikle şakaklarda görülen beş parmağı stilize eden şekildir. Bu şekillere Gaziantep’te de rastlamak mümkündür. Bu motif S.V. Örnek’in de belirttiği ve Kızılcahamam’da “Yenge Mezarı” olarak anılan kadın mezarlarının başucuna konulan tahta işaretlerle büyük benzerlik taşır.

Dövme motiflerinde mezar taşlarından, dokumalarımıza, mimarimizden işleme tekniklerimize kadar uzanan ve hemen hepsinde dinsel, büyüsel, mitolojik; sosyal ve cinsel statü, aşiret işareti niteliği taşıyan motiflerin benzerlerini bulmak mümkündür. Bu mo­tiflerin kişiyi rahatsızlıklardan, nazardan koruduğuna; güzellik ve yiğitlik getirdiğine olan inanç halen devam etmektedir.Yukarı Mezopotamya Bölgesi’nin Urfa,Mardin,Diyarbakır sahalarında yapılan araştırmalarda dövmenin şu nedenlerle yapıldığı saptanmıştır.

Kötü güçlerden korunma, şans sağlama: Kötü güçlerin kendisine zarar vermesini engellemek, üzerine gelen uğursuzluğu savmak, şanssızlıktan kurtulmak; yılan, akrep gibi zehirli hayvanların ve yırtıcıların kendine ve ailesine zarar vermesini engellemek için bu canlıları temsil eden figürleri bedenine işlemek; kötü güçlerin yol açtığını düşündükleri çocuk ölümlerine karşı çocuklara dövme yaptırmak, döl tutmak, soyunun devamını sağlamak ektiği ürünün bereketli olmasını sağlamak, pişirdiği yiyeceklerin güzel ve bereketli olmasını sağlamak…
Sağlığını korumak ve hastalıkları iyileştirmek: Şakaklara ve göz kenarlarına yapılan dövmelerin baş ve göz ağrısına iyi geldiğine inanılmaktadır… Kollara, bileklere ve el üstüne yapılan dövmelerin el ve kolların uyuşmasını engellediği, yel ve siyatik gibi hastalıkları iyileştirdiği düşünülmektedir…

Aidiyet-soyluluk ve aşiret sembolü: Her aşiretin kendine mahsus dövmeleri vardır… Bu dövmelerin bedende işlendiği yerler ve figürler aşiretten aşirete göre değişir… Hiçbir aşiret veya kişi bir diğer aşirete ait sembolleri kullanamaz… Bu savaş nedeni sayılır… Aşiret dövmesi taşımak hem aşirete bağlılığı hem de kendini güvende hissetmeyi sağlar… Hem de soyluluk işareti olarak taşınır. Bunlar dışında aşirete ait dövme taşımanın günlük pratik yararları da mevcuttur… Savaşlarda ölen veya yaralı düşen birinin, kaybolan birinin, hırsızlık ve benzeri kötü bir iş yapan birinin hangi aşiretten olduğu dövmesinden tespit edilebilir…

Cinsellik-doğurganlık-güzellik: Dövmeler kadınlar tarafından bir güzellik nişanesi, bir süs, bir takı olarak ve karşı cinse kendini beğendirme ; aşk, sevgi, cinsellik gibi eğilimlerini ifade etmenin etkin bir aracı olarak görülmekte ve kullanılmaktadır… Ayrıca yine cinselliğe bağlı olarak döl tutma doğurgan olabilme işleviyle yaygın olarak kullanılmaktadır… Erkeklerde dövme bir süsten ziyade gücün, kuvvetin sembolü olarak kullanılmakta buna bağlı olarak karşı cinse cinsel mesajların gönderiminin bir aracı olarak kullanılmaktadır…

Görülüyor ki yapılan şekiller, bunların vücutta kullanıldığı yerler ve yapıldıkları malzeme ne olursa olsun dövme inanışı insanın biyolojik yaşamını sürdürümünün etkin bir büyüsel aracı olarak kullanılır…
İnsan doğada olup bitenleri anlayabilmek, anlayamadıklarını imge, simge ve sembollere çekerek anlaşılır, dokunulabilir, somut kılmak; doğadaki güçlerle kendini eşitleyebilmek ve böylece doğada kendisi için açıklanabilir bir anlam ve güç dizgesi kurarak varlığını sürdürebilmek için bu şekillerin büyüsünden bin yıllar boyu faydalanmıştır…

haydi ankete!


1Ufak bir ankate ne dersiniz?

- -1    Kuramsal Arkeoloji terimi sizde neyi çağrıştırmaktadır?

2-2      Okuduğunuz üniversitedeki arkeoloji bölümünde geçmişi neden?, niçin? ve nasıl? diye sorgulayan, ‘’Türkiye’de Arkeoloji’’ veya ‘’Dünyada Arkeoloji’’ yada benzer içerikte bir ders varmı?
3- 3     Bölümünüzde lisans eğitimi boyunca aldığınız derslerin içeriğini ve metodolojik (yöntem) açısından aldığınız derslerin yeterlilik derecesi size göre nedir?

4-4      Ders programınızda olmayan ve eklemek istediğiniz bir dönem (Ortaçağ, Mısır, Osmanlı vb.) ya da Yakındoğu harici bir coğrafya (Afrika, Çin vb.) var mıdır?

5-5      Türkiye’deki arkeolojik kazılarda öğrencinin yeri/pozisyonu sizce nedir? Ne olmalıdır?

6-6      Bölüm içerisinde sizce ideal bir arkeoloji laboratuvarı nasıl olmalıdır?

7-7      İhtiyaçlarınız doğrultusunda arkeoloji ile ilgili yeterli Türkçe kaynak/yayına ulaşabiliyor musunuz?

8- 8     Akademinin (hocaların vs.) öğrenciye bakış açısı sizin için nasıl tanımlanır? Öğrencinin akademik dünyadaki yeri nedir?

9- 9     İnsan geçmişini her yönüyle kurgulayan bir bilim olan arkeolojide, bu kurgunun yapılandırılmasında arkeolojiye yardımcı olabilecek bilim dalları neler olabilir?

1-10   Bu sorular harici genel olarak Türkiye’de arkeoloji eğitimi ile ilgili söylemek istedikleriniz var mı?

cCevaplarınızı yorum olarak yazarsanız pek memnun oluruz..


27 Mart 2017 Pazartesi

'ilk insan ilk ne düşünmüştür?

Yeniden merhaba arkadaşlar,
Aslında yazmak istediğim o kadar fazla ve farklı konu var lakin dün akşam çok ilginç ve bana bir o kadar da saçma gelen bir soruyla karşılaştım. Soru şuydu ''ilk insan ilk ne düşünmüştür?''
İlk okuduğunuzda ne düşündünüz? ilk insanı, ilk düşünülebilecek şeyleri, ilk insanın yaşadığı zamanı?
    Ya da siz ilk insan olsaydınız ne düşünürdünüz? ben kimim? ben neyim? ben nerden geldim?
Bana kalırsa bunların hiç biri. Ve hatta bence soru tam bir facia.
    Öncelikle ''ilk insan'' terimi üzerinde durmak istiyorum. Kendimi tam bir arkeolog olarak görmesem de bir arkeoloji meraklısı dememde haklı buluyorum. Şöyle düşünelim; her zaman insanların şu cümlelerine şahit olmuşuzdur: insanlar maymundan geldi. evrim teorisini daha detaylı olarak antropoloji bloğumuzda yazmayı ayrıca istiyorum ancak insanların primatlardan (maymunumsulardan) ortak atalarımızdan geldiği bir gerçektir. Bu süreçte hiç bir canlıya ilk insan demek mümkün değildir. İnsanımsılar vardır. Çünkü her tür bir öncekinin özelliklerini olumlu ya da olumsuz yönde geliştirerek geleceğe aktarır.
    Günümüz insanarı olarak bilim dilindeki karşılığımız homo sapiensler belki de ilerleyen zamanlarda homorobotucuslara dönüşecek. ( bu terim kendimi ifade edebilmek adına tamamen kendimin uydurduğu bir terimdir :) ) Böbrek ihtiyacı olana dializ makinesi değil de küçük bir böbrek, kalp nakli bekleyen birine kan pompalayan bir cihaz, ya da yapay kol bacaklar bizleri zaten robot yapmıyor mu? Bu gelişmeler bizleri o zamanlar için ilkel yapmayacak mı?
   Demek istediğim ilk insan tanımı hiçbir canlı için kullanılamaz. İnsanımsı vardır. ilk insan yoktur.
   İlk düşünülecek şey olan düşünce konusuna gelirsek..
   Siz ilk konuştuğunuz zamanlarda ilk ne sorduğunuzu hatırlıyor musunuz? ben kimim ya da ben neyim mi demişsinizdir yoksa merakla anlamaya mı çalışmışsınızdır birşeyleri? O canlıların düşünlerini hiçbir zaman tahmin edemeyiz ancak ben kimim ben neyim nerden geldim gibi soruların sorulması için belirli bir biliç seviyesine ulaşılması gerektiğini düşünmekteyim. belki küçük çocuklara bakarak bu konu hakkında bir fikir yürütebiliriz..

    Ben sizlerin de fikir ve görüşlerini merak ediyorum :) sevgiler...


GÜLÇİN KÖRÜKCÜ

YUNAN DÜNYASINDA AY TAPINIMI


     

         Yer kürenin var oluşundan bu yana yaşayan ve canlılıkla yeni anlamlar kazanan iki büyük gezegen;  ilkokuldan beri öğrendiğimiz ısı ve ışık kaynağımız Güneş ve Dünyamızın uydusu Ay. Günümüzde bilim sayesinde güneş ve ay hakkında pek çok bilgiye sahibiz. Ancak bundan binlerce ve hatta milyonlarca yıl öncesinde gündüzleri ve geceleri parlayan birer noktacıktı onlar. Bu gizemli parlak noktacıklar bir zaman sonra kültleşti.
Ay kültü neredeyse her eski gelenekte ve kültürde yer edinmiştir. Bunların en önemlisi Mısır mitolojisini olduğu gibi, antik Yunan ve Roma mitolojilerini de unutmamak gerekir. Ancak tüm bu farklı kültürlerde görülen kültlerin ortak özelliği, gezegenlere yüklenilen özelliklerin, onları simgeleyen tanrı ve tanrıçalara da yüklenilmiş olmasıdır. Ve bu yönde de ritüeller farklılaşmaktadır. Örneğin Güneş kültü dışa, Ay kültü içe dönüktür. Yani Ay kültünde sezgiler, içgüdüler ve ritüeller ön plandadır. Bu yüzden Ay ışığı altında şarkılar söylenip dans edilir ve insanlar bilinçaltlarındakini bir trans haliyle dışarı çıkartırlar. Bu yüzden ayın sırları aynı zamanda bilinçaltımızın sırlarıdır. İşte bu nedenle Ay’ın sırrı bunu anlatırken Ay Tanrıçası elinde ki meşaleyle yani ayın ışığıyla, yol gösterir.

1.1 AY KÜLTÜ
Tarih boyunca Ay kültünün bulunduğu merkezler olmuştur. Örneğin İtalya’da Diana kültü veya Teselya’da bulunan Ay kültü buna örnektir. Bu merkezlerde pek çok ritüel yapılmıştır.
Bunlardan en eski olanlarından biri ayı aşağı çekme ritüelidir. Bu ritüel ancak yüksek rahibe kadınlar tarafından yapılır. Bu rahibelerden en bilineni Teselya’da yaşayan cadılardır. Aynı zamanda kahin olan cadıların Tanrıça’nın verdiği güçle Ay’ı kontrol edebildiklerine inanılır.[1] (res-1)
Bu ritüeller dolunay zamanı yapılır ve ıssız orman içleri tercih edilmektedir. Rahibelerin çıplak olması, tamamen arınık olmanın ve kutsal giysi olan bedenin sembolü olarak kabul edilir. Başrahibeye hilalden gümüş bir taç takılır, bu tacın önemli bir ritüel aracı olduğu gibi, onun kılıcını gökyüzüne kaldırmasıyla ritüel başlamaktadır. Başrahibe trans haline geçer ve çeşitli dualar, tılsımlar ile Ayın enerjisini vücuduna almaya başlar. Bir süre sonra Ay Tanrıçası, başrahibenin bedeniyle bütünleşir ve başrahibe vasıtasıyla kişilerle konuşur, onları kutsar, onlara ayın enerjisini verir. Yani Tanrıça, bu ritüel ile, başrahibenin vücudu aracılığıyla kehanetlerde bulunur ve oradakileri kutsar. Bu yüzden ritüel gizli ve bir şekilde yapılır.

1.2 AY’IN DÖNGÜLERİ VE ÜÇLÜ TANRIÇA
            Ay’ın döngüleri aynı zamanda Ay Tanrıçası’nın döngüleridir, Tanrıça’nın değişimlerinin Ay’ın değişimlerinde görülmesi bundandır. Ve bu yüzden döngüler kutlanırken büyük önem verilir. Yani Tanrıça üç yüzlüdür, bakire, anne ve yaşlı, bilge, kocakarı. Tanrıça gibi Ay’da üç yüzlüdür, hilal, dolunay ve karanlık ay. Bu döngüler ortak bir süreci kapsar ve  Tanrıça hilalde bakire formundadır ve dolunayda Anne formuna geçer, karanlık ayda ise yaşlı bilge-kocakarı formuna yani karanlık tanrıçaya dönüşür.  Bu yüzden her ay döngüsünün özel bir anlamı vardır.
    
1.2.1 Hilal
Yeni bir başlangıcın simgesi olan hilal sürecinde yaşlı koca karı tanrıça Karanlık Ay’dan sonra saflaşır ve Bakire Tanrıça olarak karşımıza çıkar.
Bu süreç yenilenme ve büyüyen ay devresinin başlangıcıdır. Artemis bakire tanrıça olarak hep hilal ile sembolize edilir. Bakire olan Tanrıça’nın özelliği saflığı, masumiyeti, ve bağımsızlığı ile alakalıdır. Ayrıca hilal dönemi neşe dolu bir süreçtir ve umudu taşır.



1.2.2 Büyüyen Ay Süreci – İlk dördün
Ay, Hilal ile Dolunay arasındaki dönemde büyüyen ay ismini alır. Bu süreç zarfında yarım daire şeklindeki haline ise ilk dördün denilmektedir. Bu süreçte büyüyen ay gibi gelişme ve büyüme ile alakalıdır. Ay bir sonraki evresine kadar büyümeye devam etmektedir.

1.2.3 Şişkin Ay Evresi
Büyüyen ay sürecinde, İlk dördün evresinde gözlemlediğimiz aydan daha şişkin bir aydır ve  Bakire Tanrıça artık hamiledir.
 

1.2.4 Dolunay
Dolunay süreci ise artık Tanrıça’nın anne formunda olduğu ve Ay’ın ışığıyla insanlara enerji verdiği süreçtir. Tanrıça Selene dolunay ile temsil edilmektedir. Ayrıca sezgiler, hisler ve duyular daha da güçlenir. Bu sebepledir ki Tanrıça için yapılan ritüeller dolunay zamanında gerçekleştirilmektedir.

1.2.5 Küçülen ay – Son dördün
Ay bu evrede tekrar küçülmektedir. Ve Tanrıça yaşlanmaya başlar, bereketli doğurganlık sürecinden yavaşça karanlık sürece geçer.

1.2.6 Karanlık Ay veya Yeni Ay
Dünya’dan Ay’ın karanlık tarafının gözüktüğü ve Ay takviminde “yeni ay” olarak adlandırılan süreçtir. Tanrıça artık yaşlı,  bilge, kocakarı formundadır. Diğer dünyanın, ruhların ve pek çok gizli, bilgelikleri fısıldamaya başlamıştır. Tanrıça’nın Karanlık yüzü ortaya çıkar. Tanrıça Hecate ayın karanlık yüzü ile temsil edilmiş ve büyü, karanlık onun simgeleri olmuştur.
Ayın tüm bu evreleri yaşanırken, Tanrıçada bu evrelerden etkilenmektedir. Bu yüzden tanrıça aynı zamanda ayın enerjisini de temsil eder. Yani Ay’ın, hilal, dolunay ve karanlık ayına tanrıça da bakire, anne ve yaşlı bilge kocakarı dönüşümleriyle karşılık verir. Bu yüzden ayın döngüleri tanrıçanın döngülerini temsil eder. Ve Ay, bir tanrıça olarak kabul edilir Ay anne ya da Ay Tanrıçası olarak adlandırılır.
Ancak zamanla ayın bu üç yüzüne tek bir tanrıça yetmez. Farklı zamanlarda, farklı yerleşimlerde de olsa Ay’ın büyüklüğü ve üstünlüğü karşısında aciz kalınmış ve onun üç farklı yüzünü taşıyan tanrıçalar ortaya çıkmıştır.


1.3 TANRIÇA SELENE
Yunan mitolojisinde Selene Roma mitolojisinde Luna ismini almaktadır. Ve, Güneş Tanrısı  Helios ve Şafak Tanrıçası Eos ile birlikte, ışık titanı Hiperion ve görme titanı Theia (Aethra)’nın  üç çocuğundan biridir.  Helios, gökyüzündeki yolculuğunu bitirdiğinde, Selene kendi yolculuğuna başlamaktadır. [2]
Tanrıça Selene, ay ışığının yaydığı umudu korumakla görevlidir. Kendisine yardımcı olarak dünyadan kızlar seçer ve bu kızlar, insanları dünyadaki kötülüklerden korumaya ve uzak tutmaya çalışmaktadırlar. Ay Titanes’i olarak Selene Ay’ın Dolunay evresini yansıtır; doğurgan, hamile, dişidir, doğumu, emzirmeyi temsil eder. Ve bunlarla birlikte geceyi, deniz gelgitlerini, yılın aylarını, deliliği yönetir. 
Sanat eserlerinde ise Selene bir çift at veya öküz tarafından çekilen gümüş bir savaş arabasını süren, solgun yüzlü güzel bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Genellikle başında bir hilal ve elinde bir meşale ile bir atı veya boğayı sürerken resmedilmiştir.
Selene inanışı özellikle Mora yarımadasında güçlü olmuştur. Selene'nin Roma mitolojisindeki karşılığı, "ay" anlamına gelen Luna'dır. "Yedi tepeli şehir" Roma'nın iki tepesinde birden bir zamanlar Luna tapınakları bulunur, yılın belirli zamanları Luna bayramı sayılırdı. Ancak zamanla Selene'nin yeri Artemis tarafından alınmıştır, bu nedenle bazı yazarlar onu Artemis gibi tanımlamış ve tasvir etmişlerdir. Hatta bu nedenle Zeus veya Pallas'ın kızı olarak tanımlandığı da olmuştur.

1.3.1 Selene ve Endymion
Farklı efsanelere göre, Karya'lı bir çoban ya da Elis prensi olan Endymion'a Latmos dağındaki bir mağarada uyurken görüp güzelliğine hayran kalan selene Endymion’u ilelebet o şekilde güzel ve genç tutması için Zeus’a yalvarır. Çünkü Endymion ölümsüz değildir. Zeus da bu isteği geri çevirmeyerek Endymion’a ölümsüzlük ve ebedi gençlik bahşeder. Böylece Selene her gece Endymion’u uyuduğu mağarada ziyaret edip onun güzelliğini doya doya seyreder. Selene ile Endymion’un 50 kızı (menai- menae) olur. Bu kızlar Aylar tanrıçalarıdır. Narsisus’un da bu birleşmeden olduğu söylenir. Zeus’tan ise Zeus’tan Pandeia (Parlaklık tanrıçası), Ersa (Çiğ tanrıçası) ve peri/tanrıça Nemeia 3 çocuğu olur.
Helios’tan 4 kızı (Horae – Mevsim tanrıçaları) olur. Ölümlü olan Musaios adında şair bir oğlu olur. Tabiat tanrısı Pan’la da birlikte olduğu söylenir

1.4 TANRIÇA ARTEMİS
Artemis, Tanrı Zeus ile Tanrıça Leto’nun kızıdır. Phoebe olarak da bilinir. Apollon’un ikiz kız kardeşi, vahşi doğa, avcılık ve ay tanrıçasıdır.
Kardeşinden bir gün önce doğup Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiştir. Annesinin çektiği acıyı gören Artemis evlenmemeye ve bakire kalmaya yemin etmiştir. Apollon güneşi, Artemis ise ayı temsil eder; Apollon’a "Phoebos" (parlak, ışıklı) denildiği gibi, Artemis’e de "Phoebe" denilmektedir. İkisi de yayla silahlanmıştır, oklar atarlar; oklar güneş ve ay ışınlarının sembolüdür.
Artemis ve avcıları bakirelik yemini etmiştir. Artemis bütün avcılarını ölümsüz kılmıştır. Satirler Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Fakat hiçbir erkek veya satir asla Artemis ve avcılarına yaklaşamamaktadır. Artemis kendine yaklaşan erkekleri ya bir çeşit geyiğe ya da tavşana çevirerek onları cezalandırmıştır. Bunun yanında Artemis bakireliğini bir erkeğe verip gebe kalan avcıları okuyla öldürmüştür.
Sonraları Artemis adına farklı kültler oluşmuştur. Bunlardan biri, Efeste göğsü 17 ile 40 arasında değişen sayıda memelerle kaplı bir tanrıça külttüdür. Anadolulu etkiler taşıyan Artemis Kibele ve Diana’dan farklı olmakla birlikte onların etkilerini de yansıtmaktadır. Bu yüzden Dünya’nın yedi harikalarından sayılan Efes Artemis tapınağı yapılmış ve binlerce insan tarafından tapınılmıştır.

1.5 TANRIÇA HECATE
Hecate, ay, gece, hayaletler, büyücülük, cadılık gibi karanlık konularla bağlantılı, gizemli bir tanrıçadır. İkinci kuşak Titanlardan Perses ile - yine astroloji ve kehanetle yakından ilgili olan Asteria'nın çocuğudur. Genellikle her iki elinde birer meşale tutarken tasvir edildiği vazo resimlerinin kiminde, Artemis gibi, avcı çizmeleri ve diz boyu etek giymiştir. Heykel sanatında ise, kavşaklar tanrıçası olarak, sıklıkla üçlü formda betimlenmiştir. Anadolu kaynaklı olan Hekate inanışının en önemli merkezi, Yatağan ilçesinin antik Lagina kentidir. Hekate, Demeter’in kaçırılan kızı Persephone’yi bulmaya çalışırken Demeter'e yardımcı olması sonucunda gerek Persephone'nin gerekse Hades'in gözdesi olmuştur. Ayrıca Zeus’un titanlarla olan savaşında, titanların soyundan gelmesine rağmen Zeus’a yardım etmiştir. Bu yüzden Zeus savaşı kazanıp başa geçtiğinde Hecate’nin güçlerine dokunmamıştır. Ve Zeus gökyüzünü, Poseidon denizleri, Hades yer altını yönetirken; Hekate’ye bu üç ilahi krallıkta da hakimiyet hakkı tanımıştır. Hecate, Olympos tanrıları için en ayrıcalıklı ve saygın Titandır.
Mitolojide pek çok tanrıçayla özdeşleştirilmiş, ama bilhassa Artemis ve Selene ile bir tutulmuş olan Hekate'nin sembolleri, çifte meşale, kama, köpekler ve anahtarlardır. Hekate'nin Roma mitolojisindeki karşılığı Trivia'dır. Hekate, günlük nimetleri bağışladığı ve refaha kavuşturduğu inancıyla evleri ve tapındıkları koruyucu bir tanrıçadır. Kendisine sunuda bulunan veya yakaranları huzura ermemiş ölülerin ruhlarından koruduğuna inanılan Hekate'ye adanan tapınak ve sunaklar (Hekatesion), evlerin de şehirlerin de girişinde inşa edilirdi. Zamanla, üç başlı Hekate tasvirleri sadece evlerin ya da kentlerin girişlerine değil, üç yol ağzı biçimindeki, üçlü kavşakların başına da konur olmuştur. Yeni ay gökte belirdiği zaman bu sunaklara türlü yiyecekler bırakılmıştır. Trivia ismi buradan gelmektedir.
Hekate çoğunlukla, sırt sırta vermiş üç beden olarak tasvir edilmiştir. Bu yapısından dolayı Romalılar ona Trivia demişlerdir. Trivia ‘üç yol’ anlamına gelmektedir. Yol ayrımları, kavşaklar, girişlerle ilişkilendirilmiştir. Hekate’nin bu üçlü formu; genç kız, anne ve yaşlı bilge kocakadın olarak üç aşamayla da ilişkilendirilmiştir. Özellikle evrelerindeki büyüyen ay genç kız, dolunay anne ve küçülen ay yaşlı kadın olarak tasvir edilmiştir. Hekate tasvirleri ya tek ya da üç gövdeli, fakat her zaman altı kolludur. Hekate'nin dört yüzlü tasvirleri de mevcuttur. Bazı tasvirlerde Hekate'ye köpek, at, yılan gibi hayvanlar eşlik eder.
Hekate tapınaklarının en önemlisi, antik Lagina kentidir. Tapınağın rahibeleri genç kızlar arasından seçilir, karanlık ay zamanlarında tanrıça onuruna düzenlenen ritüellere katılır, ellerinde Hekate'nin sembollerinden olan anahtarlar taşırlardı.

1.6 YUNAN MİTOLOJİSİ’NDEKİ DİĞER AY TANRIÇALARI
1.6.1 Hyperion
            Gaia ve Uranos’tan türemiş olan birinci kuşak titanlardan olan Hyperion, Eos ve Helios’un babasıdır. Yunanca ‘hyper’ ve ‘ion’ kelimelerinin birleşiminden meydana gelen Hyperion göksel ışık, yukarıda gezen, yukarıdan izleyen, anlamındadır.

1.6.2 Phoebe
Phoebe ayın parlak halini tanımlamaktadır. Uranus ve  Gaia'nin çocukları olan Titanlardandır. Bu yüzden ayla ilişkilendirilen Phoebe çok güçlü bir kahindir, Delphi tapınağı kehanet merkezidir.

1.6.3 Theia
Ay tanrıçası Selene, Şafak Tanrıçası Eos ve Güneş Tanrısı Helios’un annesi Gaia ve Uranos’un kızı dişi bir titandır. Işık ve parıltıyla bağlantılı olan bu titan için Yunanistan’ın Phthiotis bölgesinde bir tapınak inşa edilmiştir.

 Evrenin oluşumunu anlatan efsanelerin pek çoğunda gerek titanlar gerekse periler dişil yönleriyle anlatılmaktadır. Hele ki bu durum parıltı, ışık, güneş ve aya geldiğinde kesin bir kanaat vardır. Çünkü ay ve dişilik arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Farklı dönemlerde farklı özellikler göstererek değişmesi, mistik olması, bazen umut bazen korku saçması aya dişi bir kimlik kazandırmaya yetiyor da artıyor bile. Ancak bu tapınımların ne zaman başladığı, bir kült haline geldiğine dair kesin bir bilgiden söz edilmez. Arkeolojik veriler dışında mitolojik kaynaklar bu efsanelere kaynaklık etmektedir.


            Günümüzde sadece kendimizi yalnız hissettiğimiz akşamlarda gökyüzüne baktığımızda görebildiğimiz ay, binlerce yıllık Yunan kültüründe sadece bir ışık kaynağı olmayıp, farklı zaman dilimleri ve bölgelerde Hyperion, Phoebe, Theia, Selene, Artemis ve Hekate olarak anılmış, evlerde, tapınaklarda çeşitli şekillerde tapınılmıştır. Bu ritüeller ayın gökyüzündeki döngüleriyle paralel oluşturulmuş ve zaman içerisinde şekillenmiştir.





Teselya Cadıları ayı gökyüzünden çekme ritüeli
 







TANRIÇA SELENE





 TANRIÇA HEKATE









KAYNAKÇA

Büyüközer A. (2006), ‘Lagina Hekate Tapınağı’nın Matematiksel Oranları’ Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arkeoloji Ana Bilim Dalı

Erhat A. (2013), Mitoloji Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul

E. Efe. 4 ekim 2013,  Tanrıça Serisi 4: Kadim Ay Tanrıçası’nın Sırrı, İndigo Dergisi; 97
< www.indigo.com >

Er Y. (2006), Klasik Arkeoloji Sözlüğü, Phoenix Yayınları, Ankara

Karagöz Ş. (2002), Küçük Asya’ya Özgü bir Tanrıça: Hekate, Anadolu Araştırmaları XVI, İstanbul: İstanbul Üniversitesi  Edebiyat Fakültesi Hititoloji, Prehistorya ve Önasya Arkeolojisi ve Eskiçağ Anabilim Dalları Yayınları


[1] Eğer aya emir verirsem, o aşağı gelecektir ve eğer gündüzü tutmak istersem, gece başımın üzerinden gitmeyecektir; ve yeniden, denize açılmak istersem, gemiye ihtiyacım yoktur ve eğer gökyüzü boyunca uçmak istersem, ben ağırlığımdan arınığım… ” Teselya Cadıları

[2] E. Azra (2013), Mitoloji Sözlüğü, İstanbul, Remzi Kitabevi; 269