26 Mart 2017 Pazar

Geçmisten günümüze müzik ve militarizm


  İnsan, gelmiş geçmiş en etkili silahtır. Bütün askeri tarihçilerin ve savaş uzmanlarının hemfikir olduğu ortak kanaat bu yöndedir. Ancak; böylesine hayati ve akıl sınırlarını zorlayan kabiliyetlerle donatılan insan bir analojiyle ifade edilecek olursa nükleer bomba gibidir.Bünyesinde taşıdığı bütün o muazzam potansiyele rağmen uygun yol ve yöntemlerle harekete geçirilmediği takdirde işe yaramaz bir canlı kütlesinden öte değildir.
İlkel çağlardan beri en yüksek düzeyde şiddet ve yıkım, sürekli ruha tesir eden olağan üstü seslerle ifade edilir oldu.Müzik ya da daha genel bir ifadeyle insanda ‘korku’ ve buna bağlı olarak ‘cesaret, öfke , itaat’ gibi duyguları uyandıran sesler ilk olarak, dini ayin ve törenlerde sonra da belirgin bir şekilde savaş sahasında yerini almıştır.
Bu makalemizde, dürbünün tersi metoduyla müziğin savaş sanatı ve tarihi içindeki yerine eğileceğiz. Avcı toplayıcı vahşi insan topluluklarının düşmanlarına yahut avlarına saldırırken, attıkları değişik ezgili çığlıklardan Vikinglerin saldırı borularına; Japonların ‘Taiko’ denen savaş davullarından Osmanlının Mehterean Takımına , oradan da günümüzün ‘psy, hard and drum bass, acid trans müziğine kadar bilinen gelişimiyle müzik taşıdığı fevkalade güçten ötürü savaşla iç içe olmuştur.
İlkel Şamanist , animist dini ayinlerde insanları etkilemek ve kendinden geçirmek için kullanılan müzik, insan beyninin biyokimyası ve hormon salgılarının kontrolünü etkileyen birinci dereceden bir unsurdur.Asker, savaşta normal insanların yapmayı göze alamayacağı davranışları sergilemek ya da karşı karşıya kalacağı dehşetengiz manzaraları, iradesini kaybetmeden yoluna ve mücadelesine devam edebilecek gücü sadece kuvvetli duygusal yoğunlaşmayla başarabilir. Bu yazımızda ele aldığımız müzik türleri sedatif (yatıştırıcı, rahatlatıcı) özelliklerinden çok doğrudan şiddet ve dayanıklılığı arttıracak , kalp atım sayısını ve kan basıncını yükselten gelişecek muhtemel korkunç durumlara karşı doğal bir epinefrin(adrenalin) salınımı gerçekleştirerek ‘savaş ya da kaç’ tepkisine yönelik vücudu en yüksek çalışma , savaşma ve dayanıklılık potansiyeline ulaştıracak türden müziklerdir.Ele aldığımız müzik türleri incelendiğinde bunların doğrudan kalp atışı ve kan basıncıyla uyumlu ve bunları arttırıcı teknik nitelikler taşıdığı görülür.Şöyle ki Japon savaş davulu Taiko daha çok insanın kalp atışlarını ya da doğal bir uyarıcı özelliği olan ‘Koşan at adımlarını’ taklit eden ezgilerle çalınır.
İnsanlar kendilerinde keşfettikleri birtakım değişik bilinç hallerini ilahi bağlantılar geliştirmekte kullanarak antik çağlardan günümüze çeşitli yoğunlaşma biçimlerine dönüştürmüştür.Sürekli belli bir tonu tekrarlayıp mantra okuyan (bir çeşit dua) Tibetli Budistleri hatırlamış olanlarınız vardır, bu bir trans durumu oluşturur ki bunu günlerce sürekli tekrarlamak insanı tam bir derin transa sokar.
Müziğin İnsan Ruh Haline Etkileri Yarattığı Biyokimyasal Değişiklikler
Dakikada 45-72 vuruşluk bir müzik, kalbin aynı süredeki vuruş ritmine yakındır ve bilimsel olarak kanıtlanmıştır ki, hipnotik bir etkiye sahiptir. Uyanıkken değişik bir bilinç düzeyi yaratabilir. Bilincin uyanıklık halini tanımlayan beta düzeyinin karşısında, kişinin beta düzeyine oranla hipnotik telkine en az 25 kat daha fazla açık halde olduğu bilinç durumunu simgeleyen, alfa’ya geçişi sağlamakta kullanılır bu müzik. Dinsel duygular zaten, daha tapınağa girildiği andan itibaren farklı bir bilinç durumuna geçişe hazırlar kişileri.
5288_sensationwhite02_2006
Üstelik, önceki dinsel törenlerde ulaşılan bilinç düzeyleri, bilinçaltında anımsanarak, post-hipnotik bir tepki yaratır. Törenin başlamasını bekleyen insanlar gözlendiğinde, pek çoğunun rahatlama, hatta kendinden geçme işaretleri verdiği, gözbebeklerinin büyüdüğü, oturdukları yerde sallanmaya başladıkları, müzik eşliğinde ellerini ileri geri hareket ettirmekte oldukları görülebilir.
Kendine güven ve kararlılık
Nordoff Robins Müzik enstitüsünde, özellikle otistik çocukların tedavisinde pentatonik müzik kullanılmaktadır. Bu müzik türünün kendine güven ve kararlılık hissi verdiği tesbit edildiği için otizmin açılmasında çok etkili olduğu görülmektedir. Bu müzik türünden piyano ile doğaçlama yapılıyor, çocukların bu müziği dinleyerek belirli bir zaman sonra birtakım hareketlere yönelmesi isteniyor.Yapılan araştırmalarda beyin elektrosu çekildiğinde beyinde alfa ve teta ritmlerini etkileyerek artmasına ve transa sebep olduğu da bilimsel olarak gözlemlenmiştir.
Pentatonik müzik ve trans
5288_davulbuyuk
Trans, normal şartlarda kullanılmayan bazı nöronların kullanılır hale gelmesi ve insanın algılarının kapasitesinin artması ile alakalıdır. Normalde beyninin dokuzda birini kullanan bir insan transa girdiğinde ‘duru görme’ denilen normalde görülmeyen bilgileri algılayabilmektedir. Bu tür müziğin aynı zamanda, salgı bezlerini, kalp atışlarını etkilediği de gözlemlenmiştir.
Normalde beyinde on milyar kadar nöron vardır. Beyin hücreleri arasındaki iletileri sağlayan bir takım nörotransmitter denilen salgı maddeleri vardır. Bu salgı maddeleri azaldığı zaman beyin fonksiyonları da azalıyor. Örnek olarak Parkinson hastalığında dopamin miktarı azalmıştır. Demek ki nöronlar arasındaki akışkanlık çok önemlidir. Akışkanlık bozulduğu zaman hastalık ortaya çıkıyor. Trans haline giren bir kişide beyinde birtakım değişiklikler meydana geliyor. ‘Temporal lob, frontal lob ve pariyetal’ lob dediğimiz bölgelerdeki yoğunlaşma değişiyor, azalıyor ve arka “‘oksipital’” adı verilen beyin sapı bölgesinde yoğunlaşma artıyor.
Beyin sapı dediğimiz yer vücudumuzda en arkaik bölümümüzdür. İlk Ademden bu yana, miras olarak kalan çok önemli bir organımızdır. Tevhide ait, alemlere ait taşıdığımız en eski bilgiler orada bulunur. Psikiyatrik Antropolog olarak da çalışan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi profesörlerinden. Dr Adnan Ziyalar ‘İnsanın orta beyninde öyle bir yer vardır ki oraya müzikten başka bir şey etki etmez’diyordu.
Nitekim Avusturya’da Meidling klinikte çalışan arkadaşlarımız nöroloji bölümü yoğun bakım ünitesinde komada olan hastalara sadece müziğin şifa verebildiğini, müzikle komadan çıkabildiklerini ve beyinde alfa ve teta dalgalarının yükseldiğini, hastanın komada iken transa girdiğini görmektedirler.
5288_budist_rahiplerTrans halinde insan normal şuurla algılayamayacağı şeyleri algılamaya başlar ve esas insan orada ortaya çıkar. İnsanın ortaya çıkması için trans önemli bir vesiledir. Meditatif çalışmalar her türlü iç aleme yönelik ve insanın sonsuz imkanları ile bağlantı kurabilecek derecede samimi ve tesirli olursa trans hali oluşabilir. Bunu bir de müzik sağlayabilmektedir. Bu açıdan müziği incelediğimiz zaman, müzikte transa götürücü ve trans halinde de sezgileri artırıcı bir özellik vardır. Pentatonik müzik de bu konuda önemli bir unsurdur. Bu tesiri nasıl yaptığı henüz bilinmemektedir.
Bir Savaş Unsursu Olarak Müzik
5288_mff6Müzik, sadece ruha şifa olmakla kalmamış ruhu alevlendirerek bir ölüm makinesine de yakıt olmuştur.Savaş insanlığa nasıl hüznü ve acıyı getirmişse çağlar boyunca, müzik de eğlencenin ve neşenin kaynağı olmuştur aynı insanlığa. Ne yazık ki sadece eğlence ve neşe ile sınırlı kalmamış müzik, savaşın yıkımlarının ardından yükselmiştir savaş meydanlarından. Geride Müziğin manevi gücünü keşfeden insanoğlu tarafından belki de karıştırılması gereken son duyguya, yok etme duygusuna karıştırılmış ve fetih marşları, zafer marşları ortaya çıkmıştır.
Müziğin en büyük parçası olan maneviyat, elbette ki müthiş bir güçtür. Savaş tekniğinde fiziksel güç ve manevi güç neredeyse eşit derecede önemlidir. Fiziksel olarak daha güçlü orduları, sayıca daha az ama daha çok inanmış ordularla yenen sayısız savaş hikâyesi vardır insanlığın savaş tarihinde. Müzik gibi doğrudan maneviyata etki eden bir kavramın savaşta kullanılmasının keşfi tüm milletler için hiç de zor olmamıştır. Asya milletlerinin savaş davulları, düşmana gök gürültüleri gibi geliyor, özellikle korkunç bir aksaklıkla çalınan bu davullar karşı askerleri daha tek bir hamle yapamadan oldukları yerlere çiviliyordu. Osmanlı mehteranı imparatorluğun en güçlü dönemlerinde rakip devletlerin en son duymak isteyecekleri melodiler icra ediyordu. Mehter takımları, temelde vurmalı ve tiz sesli üflemeli çalgıları esas alan bir yapıdaydı. Hücum Marşı, Fetih Marşı gibi allegrodan prestoya değişen tempolar ve tamamı kreşendo yapıda eserler, savaş anında savaşan askerlere müthiş bir moral kaynağı oluyordu. Aynı mehter takımı sadece savaş esnasında değil, savaşa giderken ve savaştan dönerken de askerin maneviyatına hitap ediyordu. Savaş yolu boyunca askere deyim yerindeyse gaz veriyor, zafer kazanılmışsa zafer türküleri çalıyordu. İskandinav milletlerinin ataları olan Vikingler’in savaş boruları meşhurdur. Dünya’ya da savaş borusu kavramını Vikingler getirmişlerdir. Geceleri karanlığın içerisinden gelen boru sesleri kıyı kentlerde yaşayan ve saldırıya uğrayan kentleri halklarının kâbusları olmuştur tarih boyunca.
5288_savasİlkel dönem tarihte durum böyleyken, modern zamanlarda da değişen tek şey orduların silah gücü olmuştur. Amerikan iç savaşında Güneylilerin ve Kuzeylilerin, Avrupa savaşlarında Fransızların çaldıkları hücum borularını pek çok filmde duyarız. Bugün bir enstrüman olarak ortaya çıkan French Horn’un kökeni de bizzat savaş borularıdır. Enstrüman olarak güçlü ve tiz sesler veren üflemeli çalgılar ve davullar savaş müziğinin en önemli unsurlarıdır. Savaş filmleri için ya da içerisinde savaş sahnesi olan filmler için hazırlanan soundtrack’lerin neredeyse tamamında bu enstrümanların çoğunlukla kullandığını görebiliriz. Bir diğer önemli nokta ise çağımız müzik anlayışında savaş müziğinin orkestra ile çok daha etkili ve başarılı icra edilebiliyor olmasıdır.
İkinci Dünya Savaşı boyunca Rus radyolarının sürekli olarak senfoni yayını yapması hem askerler hem de savaşın yıkımıyla mücadele etmeye çalışan halk için müthiş bir moral oluyordu. Hatta bu senfoni ile ilgili olarak çok bilinen bir olay vardır. Stalingard Savaşı’nda Almanlar şehri kuşatmışlardır. Şiddetli çatışmalar devam ederken Ruslar askerlere moral vermek için cepheye bir senfoni orkestrası getirirler. Konser başlar, bir süre sonra Almanların ateş etmeyi kestikleri fark edilir. Bir süre sonra orkestra çalmayı bitirdiğinde Almanlara Ruslara seslenirler, “Biraz daha Bach çalar mısınız? Söz, ateş etmeyeceğiz.”
Yine diğer birçok Asyalı millet gibi Japonlar, gerek savaşlarda gerekse de her türden Sumo ya da karate müsabakasında müziğe özel bir yer vermişlerdir . Japonların dünyaca bilinen davulları Taiko, Geleneksel Japon savaş enstrümanlarından en önemlisidir. Savaşlarda askerlerin moralini yüksek tutmak ve aynı zamanda ordu safları arasındaki iletişimi sağlamak için kullanılan bu davullar zamanla tıpkı Mehteran gibi sanatsal bir enstrümana dönmüştür.
Günümüzde Savaş ve Müzik İlişkisi
5288_music-and-war-21Sinir bilimindeki gelişmeler ve teknolojiyle birlikte tam hız gelişen müzik bilimiyle birlikte insan duygu durumunu etkileyen müzik etmenini daha bariz bir şekilde öne çıkarmıştır.Bütün bu gelişmeler Vücut sinirsel& hormonal aktivitesini değiştiren değişik ve daha etkili müzikal konseptler ortaya çıkmıştır.Günümüzde daha çok insan bilinç altına hitap eden müzik anlayışlarına baktığımızda ‘trans müzik, psychedelic, hard and drumb bass ‘ gibi türler trend olarak görülmektedir.En yaygın ve bilinen türüyle Trance Müziğe baktığımızda bu müzik tarzının 1990’lı yıllarda ortaya çıktığı ve popülerleştiği görülür. Trance müzikte şarkılar 128 – 150 bpm arasında değişen sesler ve synthesizer gibi aletler kullanılarak yapılır. Trance müzik, elektronik müzik , ambient müzik ve house müzik kombinasyonlarından oluşur. Genellikle Techno müzikten daha melodik. House müzikten ise daha sert melodi hatları bulunmaktadır.
Psy olarak bilinen ‘psychedelic’ müzik buna aşina olmayanlar tarafından ilk olarak dinlendiğinde kulağa anlamsız gelse de tekrarlar sıkıcı görünse de insanı transa sokan şey, bu sıkıcılığın kendisidir. Esas olarak bakıldığında Afrika kabile müziği, Sufi müziği, ve birçok dindeki ilahiler de bu özelliği taşıyor. Budizm’deki mantralara, Hare Krishna’ların ayin müziklerine baktığımızda sürekli tekrarlar ve belli bir melodi üzerindeki varyasyonların insanları güçlü bir şekilde etkilediğini görülür. Bu yapı dinleyicinin zihninde ayrıksı ve açıklanamayan bir trans alanı oluşturuyor ve kişi varyasyonları takip ederken düşünme sürecine girerek bir iç yolculuğa çıkıyor. Belli belirsiz sesler dinleyicinin dikkatinin hassaslaşmasına yol açıyor. Müziği oluşturan seslere belli anlamlar, roller yükleniyor ve melodinin akışı içinde bir anlatı oluşuyor. Bu doğal olmayan akış kişinin bir zaman sonra histerik ve kontrolsüzce hareketlerle başka alemlere kaymasını doğuruyor.
Modern Askeriye Biliminde Müziğin Yeri
Günümüzde aktif savaş sahası içindeki yerini büyük oranda kaybeden müzik, bu açıdan daha çok zihin hakimiyeti ve beyin yıkamayla ilgili konularda askeri deneylerdeki yerini korumaktadır.Ayrıca istihbarat dünyasında düşünce kontrolüne yönelik deneylerde birtakım kimyasal ilaçların yanında müzik de hala en önemli parametrelerden biri olarak yerini korumaktadır.
Kaynakça:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Taiko
http://tr.wikipedia.org/wiki/Trance_m%C3%BCzik
http://www.tumata.com/ContentDetail.aspx?cid=4

ESKİ MEZOPOTAMYA’DA KADIN VE TOPLUMDAKİ YERİ



Antik çağlarda doğanın oluşturduğu afetleri açıklayamayan insanlar bunlara farklı anlamlar yüklemişler, korku, sevinç, dilek gibi soyut durumların yanı sıra doğum, ölüm, hastalık, yangın gibi durumlarda da sığınacak büyük bir güç aramışlardır. Paleolitik çağlardan süregelen bu ihtiyaç tanrı, tanrıça oluşumuna neden olmuştur. Eskiçağ insanının hayatıyla bütünleşen bu inanç sistemi, o dönemin birçok toplumunda binlerce yıl varlığını sürdürerek, tek tanrılı dinlerin doğmasına kadar devam etmiştir.

1.1  MEZOPOYAMYA’DA KADIN ve RAHİBELİK   
                Diğer antik toplumlar gibi Mezopotamya toplumları da çok tanrılı inanç sistemine sahipti.
Asur, Babil, Sümer ve Akad toplumlarında ortaya çıkan mitolojilerde, tanrının yanı sıra tanrıçanın da olması, bize kadının toplum içindeki statüsüyle ilgili bilgiler vermektedir. Sümer’lerin İnanna’sı, Ninmah’ı, Queen’i, Akadlar’ın İştarı, Babil’in Tiamat’ı ve daha niceleri kadınların Mezopotamya mitolojisinde ve toplum hayatında önemli görevlerde olduğunu göstermektedir. Çünkü bu Mezopotamya mitlerinden insanların tanrılarla sıkı ilişkilerde olduklarını biliyoruz. Tanrı Dommuzi ve Tanrıça İnanna’nın her sene belirli dönemlerde olan birleşmesi sadece kutsal evlilik anlamına gelmiyordu aynı zamanda baharı ve bereketi de temsil ediyordu. Yalnız mitolojide değil elbette sosyal alanda da kadın önemli bir yer tutuyordu. Çünkü kadın sadece doğurganlık ve bereket demek değildi. Bunların yanında bilgi ve tecrübe de demekti. Öyle ki devam eden zaman zarfında tanrıyı temsil eden kral ile tanrıçayı temsil eden rahibelerin birleşimi Sümerlerde kendisini gösteriyor ve bu sayede hem kutsal evliliğin sembolik olarak devamlılığı sağlanıyor hem de baharın gelişi kutlanıyordu. Böylelikle paleolitik devirlerde başlayan tanrı-tanrıça arayışı ve neolitikte ‘‘ana tanrıça’’ terimiyle kadın bedeninde yer bulan kutsallaştırma çabası M.Ö 3000’lere gelindiğinde Sümerler ile baş rahibelere dönüşüyordu. Öyle ki Akad Kralı Sargon, şiirinin ilk dizelerine:
“Ben Agade’nin kralı
büyük kral Sargon!
Annem yüksek bir rahibe idi…”demektedir.
Babil kralı Hammurabi kanunlarında ise ‘‘Eğer her hangi bir kişi rahibelere ya da her hangi bir kişinin karısına iftira atarsa ve bunu ispat edemezse bu adam hakim huzuruna çıkarılır ve alnı işaretlenir’’ [1]denilmektedir. Böylelikle rahibeliğin bir meslek ve mertebeye dönüştüğü, tapınaklarda görev yapan rahibe kadınların hukuk kurallarınca korunduğu, ancak diğer din kadınlarından farklı oldukları da anlaşılmaktadır. Yani Mezopotamya din kadının, toplumun sosyal ve dini yapısı içerisinde yeri ve önemi ortaya çıkmaktadır. Hammurabi kanunlarında bu rahibeleri entum, nāditum, qadištum, kulmašitum, šugitum gibi farklı isimlerle görüyoruz. Öyleyse bu farklı grupların farklı statüleri ve işlevleri olmalıdır. Rahibeler arası hiyerarşiyi gösteren entum, Akatça yüksek rahip demek olup evlenebilme hakkına sahiptiler. Entumlar kral kızları ve asil ailelerden seçiliyor, baş rahibelik yapıyor, kıyafetleri ve takılarıyla diğer rahibelerden farkları kolayca anlaşılıyordu. Naditum terimi ise Akad, Eski ve Orta Babil dönemlerinde Tanrı’nın hizmetindeki kadın anlamında kullanılmıştır. Erkek tanrılara adanmış bu kadınlar genellikle evlenmiyorlar, evlendikleri takdirde ise çocuk doğurmaları kesinlikle yasaklanıyordu. Ancak evlatlık alabilme hakları vardı. Bunun yanında naditumlar tımar alıp satabiliyorlardı. Üstelik entumlar gibi tapınakta yaşamaları da zorunlu değildi. Ve bu iki sınıf rahibenin meyhane açma ya da meyhaneye gitmeleri yasaklanmıştı. ‘‘Eğer manastırda oturmayan bir naditum, bir entum bir bira evi (meyhane) açar veya bira içmek için bira evine girerse o kadını yakalayacaklardır.’’ [2] Qadistumlar ise Eski Babil Devleti döneminde hakları kanunlarla belirlenen, diğer din kadınlarıyla birlikte anılırlar. Tanrıça İnanna’nın bir ünvanı olan Sümerce NU.GİG kelimesi bu rahibeler için kullanılmıştır ve qadistumlar mal mülk sahibi olabilir, evlenebilir, çocuk doğurabilirler ve çocuk bakıcılığı yapabilirlerdi. Daha çok evlerde, doğum törenlerinde, çocuk bakıcılığı gibi görevlerle karşılaştığımız Qadistumlar belirli süre tapınak hizmeti yaptıktan sonra manastıra çıkabiliyor ve görev sürelerini kutsal evlilik belirliyordu. Onlar gibi özel görevlere adanmış diğer rahibeler ise Kulmasitumlar idi. Genel olarak mabed hizmetinde bulunuyorlardı. SAL.ZİKRUMlar ise Tapınaklardan çok saray ve mabed görevlisi olarak yorumlanmakta ve Akatça kadın- erkek olarak ifade edilmektedir. Uruk’ta düzenlenen eğlence törenlerinde kadınların erkek, erkeklerinde kadın kılığına girmesi gibi midir acaba bu kadın-erkek’ler yoksa ataerkil Mezopotamyası’nın erkeklik görevini yerine getir(e)meyen erkekler ( saray iç oğlanları, hadımlar vs. ) midir?
            Bu verileri daha da derinleştirecek olursak tapınak veya saray rahibelerinin başlangıçta, evlilik haklarının bulunmadığını söyleyebiliriz. Onlar, erkeklerle cinsel ilişki yükümlülüğünde olan ve bir tek erkeğe ait olamayacak olan 'genel kadın'lardı. Ataerkil Mezopotomya topraklarında tek gaye erkeği memnun etmek ve istediği zaman ona çocuk vermekti. Soyun devamlılığı için özellikle erkek çocuk çok önemliydi. Buna karşılık, Hammurabi döneminde ise, rahibelerin en azından bir bölümü, tek bir erkekle evlenebilme hakkına kavuşmuştur. Bu yasalara göre, Sugitumlar, doğurduğu çocuğu kocasına veriyor yani 'kocasına çocuk doğurmak'taydı. Fakat, eski geleneklerin onlar üzerinde toparlanmış gibi göründüğü Naditum olarak adlandırılan rahibeler, evlenebiliyor olsalar da, ya onların çocuk yapma yenetekleri ortadan kaldırılmıştı (belki kısırlaştırılıyorlar belki de sadece yasaklanıyordu), ya da doğurdukları çocukları kocalarına değil, ait olduğu toplum birimine veya tapınak ya da manastırlara devretmek zorundaydılar. Akad Kralı Sargon’un
‘‘ Ben Agade’nin kralı          
büyük kral Sargon!
   
Annem yüksek bir rahibe idi,
babamı bilmiyorum.   

Yüksek rahibe annem beni gizlice doğurdu ’’ sözlerinden bu durumu daha iyi anlayabiliyoruz. Öyle ki Sargon’un yüksek rahibe annesi, öldürülmemesi için onu gizlice doğurmak zorunda kalmıştır ve sepet içerisine koyup nehre bırakmıştır. Süreç içinde asıl halini alan, bir kadının, kocasına çocuk verme yükümlülüğü, Naditum olan kutsal fahişenin, bir köle aracılığıyla, 'kocasına çocuk temin etmek' yükümlülüğü biçimiyle aşılmış gibidir. Bu bakımdan, Sümer-Babil toplumunda, 'çocuk doğurmak' (waladu) ile 'çocuk temin etmek' (rasu) birbirinin tersi, zıddı iki kavram olarak yasa diline girmişti. 'Çocuk doğurmak' ve 'çocuk temin etmek' terimleri, bu yasa metinlerinde itina ile birbirinden ayrılmış ve farklı fiiller olarak kullanılmıştır. Hammurabi Yasaları, 'doğurmak' ve ' temin etmek' farklı fiillerini yan yana kullandığı bir hükümde şöyle demekteydi: 
‘‘137 -Eğer bir adam, ona çocuk doğuran bir Sugitum'u veya ona çocuk temin eden bir Naditum 'u boşamaya karar verirse, ...."
Demek ki, Sugitum, kocasına 'çocuk doğuran', Naditum ise kocasına 'çocuk temin eden' kutsal kadın idi. Naditum olan kutsal fahişenin, 'doğurmak' değil, 'çocuk temin etmek' yükümlüsü olduğu, Hammurabi yasalarında yinelenmektedir:
" 145 -Eğer bir adam bir Naditum ile evlenirse ve (Naditum) ona çocuk temin etmezse....’’
Kocasına çocuk temin etme yükümlülüğünü Naditum, parasını kendi ödeyerek sahip olduğu kölenin, kocasından çocuk doğurmasını sağlayarak yerine getiriyordu. Yani bir Naditum'un kölesinin doğurduğu çocuk, Naditum'un 'kocasına temin ettiği çocuk' olmaktadır. Kölesinin, Naditum'un kocasından doğurduğu çocuk, toplumun akrabalık kavramları uyarınca, bizzat Naditum'un da çocuğu idi. 
Çocuk doğurmak ya da çocuk sahibi olmak bu kadar önemliyken aile ve evlilik yapısıyla ilgili düzenlemeler de yapılmıştı elbette. Bu yüzdendir ki sadece din kadınları ile ilgili değil diğer kadınlar ile ilgili de kanunlar Mezopotamya’da görülmektedir. Böylelikle Mezopotamya kadınının aile içerisindeki yeri meşrulaştırılmış ve sağlamlaştırılmıştır. Yapılan kanunlardan Mezopotamya kadınının bir sözleşme ile alındığı, bu sayede evliliklerin meşru kılındığı ve sözleşmesi olmayan evliliklerin geçersiz sayıldığı anlaşılmaktadır. Ur-Nammu kanun metnin 8. maddesinde ‘‘Eğer sözleşme metni yoksa evlilik meşru değildir.’’ denilmektedir. Eşnunna kanunun 27. maddesinde de ‘‘Eğer sözleşme metni yapılmamışsa, kız adamın evinde 1 yıl otursa dahi onun karısı değildir. ’’ 28. madde de ise ‘‘ Mukavele özetini ve mukaveleyi kızın anne ve babasına yapmış ise onun karısıdır.’’ hükmü yer alır. Yani bir sözleşmeyi kadının annesi ya da babası dahi yapmış o olsa evlilik kabul edilecektir. Ama sözleşmesiz ne kadar uzun süre birlikte yaşanırsa yaşansın o evlilik sayılmayacak, kadın zevce sayılmayacaktır.  Hammurabi kanunun 128. maddesinde ise ‘‘Eğer bir adam bir kadın alır fakat sözleşmesini yapmazsa, o kadın zevce değildir.’’ denilerek evlilik yapılan sözleşme ile garanti altına alınmak istenmiştir. Ancak bu noktada kadının satın alınması, köleleştirilmesi gibi sorunların çıkması da göz ardı edilemez. Bu nedenle kadınlara aile hukuku çerçevesinde verilen haklar bir yandan onları özgür kılarken bir yandan da eve hapsediyor mu sorusuyla karşılaşıyoruz.
Ataerkil Mezopotamya’nın aile içinde yansıması olarak kadın için ikinci sınıf diyebiliriz. Babanın ölümü durumunda aile reisliği evin en büyük erkek çocuğuna geçerdi. Ancak çocuklar aileyi yönetemeyecek kadar küçük yaşta ise ‘’babalık’’ yetkisi anneye verilmekteydi. Yaşlılıkta anne-babaya destek olması, ölümden sonra tanrılara dua ederek ebeveynlerin ruhlarını beslemek ve en önemlisi soyun devamlılığı açısından kadının erkek çocuk doğurması büyük önem taşımaktaydı.  Bu nedenle çocuksuz evlilikler Mezopotamya’ da en yaygın boşanma sebepleri olarak görülmektedir. Bununla birlikte kanunlar erkeğe, evliyken bile kadın kölelerin çocuklarını ’’evlat edinme’’ hakkı verdiği için çocuksuzluk her zaman ayrılıkla sonuçlanmayabilirdi. Kadının kendine ait köle kadınlardan birini cariye olarak kocasına kendi elleriyle sunması ve ondan olacak çocuğu kendi çocuğu gibi büyütmesi de Mezopotamya’ da kadının çocuksuzluk yüzünden bitecek evliliğini kurtarmak için bulduğu en yaygın çözümlerden biridir. Bu yüzden de kadının evine alacağı köle rahip sınıfından seçebiliyordu. Yani kadın rahibe ya da özgür olsun, soyun devamlığını sağlaması için erkeğe, bir erkek evlat vermesi için alınandı.
Evlilikler tek eşliliğe dayanıyordu fakat kadının çocuk veremediği durumlarda alınan ikinci eş için kocanın ilk hanımın geçimini sürdürmek gibi bir sorumluluğu yoktu. Ancak eski karısı evde kalıyorsa, onun evindeki konumunu yeni geline karşı koruması gerekiyordu. Hammurabi kanunun 145. Maddesi buna güzel bir örnektir ‘‘Eğer bir adam naditum ile evlenirse ve o naditum kocasına çocuk temin etmezse ve o adam sagitum ile evlenmeyi kafasına korsa o adam sagitumu alacaktır… Fakat sagitum, naditum ile yarışmayacaktır.’’
Ayrılma hakkı sanki erkeğe özgü bir hakmış gibi düzenlenmiş ve buna göre yaptırımlar hazırlanmıştı. Evlenirken sözleşmesi olmayan birlikteliklerin sayılmadığı Mezopotamya dünyasında ayrılmak için ise sadece ''sen benim karım değilsin’’ denmesi yetiyordu. Bununla birlikte kadının evlilikten, kocasını reddederek, ona ''sen benim kocam değilsin’’ diyerek ayrılması söz konusu bile olamazdı. Bu tür bir istekte bulunan Mezopotamyalı bir kadına nehre atılarak boğulma’’ cezası verilmekteydi. Nehir, adalet tanrısı ve yüksek hakimdi. Dolayısıyla, suçluysa, nehir onu zapt eder ve boğardı; fakat suçsuz ise su üstüne çıkmasıyla kadının temiz olduğuna inanılırdı.
Her türlü çözüme rağmen çocuğu olmayan kadın boşanacaksa, baba evinden getirdiği çeyizini ve damada verilen başlık parası kadar gümüşü alarak boşanırdı.
''Eğer bir adam kendisine çocuk doğurmayan karısını bırakırsa, başlığı kadar gümüş ona ödeyecek, babasının evinden getirdiği çeyizi ona tam olarak verecek ve onu öyle boşayacaktır.’’ [3]
Çocukları olan bir adamın boşanma isteği sonucunda erkeğin karısına çeyizini vermesinin yanı sıra, çocukların hakkı olan malın yarısı da çocuklarını büyütmesi için kadına verilmek zorundaydı. Çocuklar büyüdükten sonra kadının maldan hakkına düşen payı alıp, istediği biri ile evlenilmesi Hammurabi Kuralları’ nın ilginç noktalarından biridir.
''Eğer bir adam, ona çocuk doğuran bir ‘sugitumu’ veya ona bir çocuk temin eden bir ‘naditumu’ boşamaya karar verirse, o kadına çeyizi geri verilecek ve tarlanın, bahçenin, mal ve mülkün yarısı ona verilecek, o da evlatlarını büyütecektir. Çocuklarını büyüttükten sonra, çocuklarına maldan varismiş gibi bir kendisine verilip, gönlünün istediği bir kocaya varacaktır.’’ [4]Evlilik sonrası eşlerin birbirini aldatması da çeşitli cezalarla sonuçlanmaktaydı. Özellikle kadının kocasını aldatması affedilemez bir olaydı ve bu durumun cezası da nehre atılmak ya da kazığa oturtulmaktı.
''Eğer bir adamın karısı, başka bir erkekle yatarken yakalanırsa; onları birlikte bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının sahibi karısını yaşatırsa, kral da kölesini yaşatacaktır.’’(Hammurabi Kanunları 129. madde)
''Eğer bir adamın karısı ikinci bir erkek için kocasını öldürtürse, o kadın kazığa oturtulacaktır.’’ [5]
Evli bir kadının namuslu olmasının yanı sıra; evine, eşine ve çocuklarına düşkün olması, kocasının malını koruyup kollaması gerektiği beklenirdi. Kadını eve bağlayan ve aksi durumlarda cezalandıran bu durum Hammurabi kanunlarında şu şekilde belirtilmiştir:
''Eğer kadın kendini ve evini gözetmezse ve sokağa düşkünse, evini dağıtıyor, kocasını küçük düşürüyorsa kadını suya atacaklardır.’’ [6]
Bununla birlikte, karısına ve evine yeterli özeni göstermeyen, sokağa düşkün olan koca karşısındaki kadının Hammurabi Kanunları ile koruma altına alınarak mağdur edilmediğini de vurgulamamız gerekir.
''Eğer bir kadın kocasından nefret edip sen beni karılığa alamazsın derse, onun kayıtları bölgesinden incelenecek. Eğer kadın dikkatli ise ve kabahati yoksa ve kocası çıkmaya düşkünse, onu küçük görüyorsa, o kadının kabahati yoktur, çeyizini alıp babasının evine gidecektir.’’ [7]
Evliliği sırasında hastalığa yakalanmış kadına, kocası bir ömür boyu bakmakla yükümlü tutulmuş, fakat eşinin hastalığından dolayı ikinci bir kadın alma hakkı da verilmiştir. Burada yine göze çarpan toplumdaki ataerkil yapı ve çocuğun önemidir. Ki soyun devamı ve erkeklik göstergesi olarak özellikle bir erkek evlat Mezopotamya toplumlarında oldukça mühimdir.
''Eğer bir adam bir kadınla evlenir, kadını ağır bir hastalık yakalarsa, ikinci biriyle evlenmeye karar verip evlenirse, ağır hastalığa tutulan karısını boşamayacaktır, yaptığı evde oturacaktır. Sağ kaldıkça ona bakacaktır.’’ [8]
Aldatmaların dışında tecavüz, zina ve akrabalarla cinsel münasebetler de Hammurabi Kanunlarında yerini bulmuştur. Evli olan ama babasının evinde oturan kadına tecavüz eden bir adamın cezası ölümdür. Kızı ile cinsel ilişkiye giren babanın suçu ispat edilirse yalnızca şehirden atılması uygun görülürken; oğluna gelin olarak seçtiği kızla cinsel ilişkide bulunan kayınpeder nehre atılma cezasına çarptırılıyordu. Burada ilginç olan gelin ile ilişkiye giren kayınpederin kararı nehre bırakılıyor nehir suçlu bulursa boğuyor ya da affedebiliyordu.
Ataerkil yapının gerektirdiklerinin hukuk kurallarına yansımasını gördüğümüz diğer bir nokta ise mirastır. Bir ailede baba ölünce miras oğullarına kalır. Eğer baba bir erkek evlada sahip değilse damadını evlat edinir ve miras artık onun olurdu. Güney Mezopotamya’ da uygulama, kalan mirası en büyük erkek çocuğa vermeyi uygun görürken; Kuzey Mezopotamya’ daki mal mülk paylaşımı erkek çocukları arasında eşit bir şekilde yapılmaktadır. Babanın oğlu veya evlat edinebileceği bir damadı yok ise miras erkek akrabalar arasında bölüştürülür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kız çocuklarının mirastan yararlanamayışıdır. Onların sadece çeyizleri mirastır. Eğer bir mirastan hakkına pay için mühürlü bir belge düzenlenmişse mirastan hak sahibi olabiliyorlardı. Kocasından kalan mirası kadın, sadece istediği bir çocuğuna verebilmekteydi. 
''Eğer bir adam karısına tarla, bahçe, ev ya da mal hediye eder, belge düzenlerse, kocasından sonra çocukları hak iddia etmeyeceklerdir. Anne terekesini sevdiği çocuğuna verecek, başkasına vermeyecektir.’’ [9]
Kız çocuklarının mirasçı olma durumları, kızların sahip oldukları özel statüye göre değişmekteydi. Tapınakta naditum olan bir kıza, ''eğer bir baba, Babil’ li Marduk’ un naditu’ su olan kızına çeyiz vermezse, mühürlü bir belge ona yazmazsa, baba kaderine gittiğinde baba evi malından kardeşleri ile birlikte 1/3 hisse bölüşecektir. Tımar sorumluluğunu yüklenmeyecektir. Marduk naditu’ su terekesini istediğinde verecektir’’ 182. maddede kaleme alınmış olan hüküm çerçevesinde mirastan pay verilirken; ''eğer bir baba, sugitum olan kızını kocaya verirken çeyiz verir ve mühürlü belge yazarsa, baba öldüğü zaman baba evi malından hisse almayacaktır’’ şeklinde tamamlanmış 183. madde nedeniyle sugitum olan bir kızın mirastan pay alması söz konusu değildir. 
Babil’ de ise kadınların tek sahip oldukları mal olan çeyiz ve başlık parası, çocuklara miras olarak kalmaktaydı.
''Eğer bir adam bir kadınla evlenirse, ona çocuk doğurursa ve o kadın kaderine giderse, baba çeyiz üzerinde hak iddia edemeyecek, çeyiz çocuklarınındır.’’ [10]Asur’ da bu durum benzer şekilde uygulanmaktaydı. Kocası ölen bir kadının çeyizi ve takıları çocuklarına kalırdı; eğer çocukları yoksa sözü edilen mallar kadının olurdu.
''Eğer babasının evinde oturan ve kocası ölmüş olan bir kadın, kocasının taktığı bütün takıları, eğer kocasının çocukları varsa, çocuklar alacaktır.’’ [11]          Tüm bu haklarının yanı sıra erkekler gibi kadınlar da köle olarak alınıyor, satılıyor ve çeşitli işlerde kullanıyordu. Kanunlarda isimleri geçmesine rağmen hiçbir hakları da yoktu üstelik. Kadın köleler daha çok erkeklere ikinci eş olarak alınıyor ve ev işlerinde kullanılıyordu. Alınan köle aynı evde yaşasa bile ilk kadınla yarışamazdı. Görevi öncelikli çocuk doğurmaktı.


1.2 TASVİRLİ SANAT ESERLERİNDE KADIN VE RAHİBELİK
Tasvirli sanat eserlerinde kadın ya da farklı görevlerdeki erkekleri incelediğimizde, ikonografik açıdan kadınlar bir aile kurumu, bereket, ocak gibi temsiller ifade ederken, erkekler çıplak ya da yarı çıplak tasvirleriyle rahip, rahip-kral, ya da rahip yardımcıları, hadımları ifade edebilmektedirler. Tüm bu kadın, erkek tasvirlerine duvar resimleri, kült kapları, vazolar, adak heykelleri üzerinde rastlayabilmekteyiz.
Yazılı metinlere ve tasvirlere rağmen, rahibeleri teşhis etmek kolay değildir. Tasvirlerdeki çıplak kadın figürleri rahibe olarak düşünülse de bereketle de ilgili olabilmektedir. M.Ö. 1600 yıllarına ait İnandık vazosu (res-1) ritüel seks sahnesinde gördüğümüz rahip ve rahibeler, bir sunak üzerindeki sunular, yapılan libasyon, boğa kurbanı ve kutsal bir ziyafet kutlaması ve bununla ilgili hazırlıkları tasvir eder; taşınabilir lirleri çalan erkek müzisyenler, iki saz çalan erkek, tef ya da zil çalan kadınlar ve en üst frizde de iki akrobat görülmektedir.
Uruk dönemi mühürlerinde bir rahip-kral varsa kadın da rahibe-kraliçe olarak tasvir edilir ve genellikle kadın kamış demeti, erkek buğday demeti tutmaktadır. Bu da toplumda eşit statüyü göstermektedir.
Tel-Asmar’da bulunan eser saptanamayan cinsiyeti, sakalsız, uzun saçlı, şalvar giymiş  tasviriyle saray içoğlanlarını akıla getirmektedir.
Mari’ de bulunan eserlerde kadın figürler, kubbe biçimli başlık takmaktadı . Suriye ve Anadolu’da daha sonraki bir gelenek kubbe biçimli başlıkların Kibele ve onun rahibeleri ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.
       

SONUÇ
 Mezopotamya toplumlarında aktif rol oynayan kadınların inanç sistemine dayalı olarak hiyerarşik bir biçimde şekillendikleri görülmektedir. Sosyal ve ekonomik hayatta görülen rahibelerden sonra hür kadınlar (köylüler ve zanaatkarlar) ve , köleler şeklinde bir sıralamanın görüldüğü Mezopotamya topraklarında, bu sosyal-sınıfsal farkları da yine kendi aralarında hiyerarşik olarak farklı gruplara ayırabiliyoruz. Ve oluşturulan kanunlar da bu çerçeve de şekilleniyor. Kanunların ne derece kadınları koruduğu ve ne derece özgür kıldığı, kadın- erkek eşitliğini sağladığı tartışmalıdır. Bir kısım rahibe evlenip doğum yapabilme hakkına sahipken, bir kısmı bu haklardan yoksundur, ya da bir bölümü özel mülk alabilirken, diğerleri bunlardan mahrumdur. Üstelik kadının haklarını ortaya koyan maddeler tamamen onun doğurganlık özelliğiyle ilgilidir. Kadının çocuklu ya da çocuksuz olma durumuna göre kendisine kalacak mirası bazen sadece çeyizi olabiliyor. Bütün bu yaptırımlar ataerkil aile yapısının kanunlara yansımış halidir. Ancak ne olursa olsun kadının tapınak, saray ve mabedlerde erkeklerle birlikte görev alıyor olmaları, eşitlikçi bir sistem için adımların atılmış olduğunun göstergesidir.
Ritüel işler yapan kadın ve erkeklere dair  tasvirli sanat eserleri bulunmasına rağmen, bu tasvirlerin statülerini belirlemek zordur. Ancak tasvirler ile belirli tanımlamalar yapmak mümkün olup, toplumsal yapıyla bağlantı kurulabilmektedir.










GÜLÇİN KÖRÜKCÜ


KAYNAKÇA

COLLON D. (2004). Eski Yakındoğu’da Rahip Ve Rahibe Tasvirleri (F.Sevinç Çev.), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 44, 2; 79-110, Ankara
ÇAĞIRGAN G. (1990). ‘‘Mezopotamya’da Kutsal Evlilik’’, 10. Türk Tarih Kongresi Bildirileri; Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları
ÇIĞ M. İ (2003). ‘‘Tarihte İlk Kadın Şair’’, Ortadoğu Uygarlık Mirası; İstanbul: Karnak Yayınları
KILIÇ Y. (2005). ‘‘ Eski Mezopotamya ve Anadolu Topraklarında Kadının Sosyal Durumu’’, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi; 1-2, Ankara; 31-41
KILIÇ Y. – DUYMUŞ H. H. (2009) ‘‘ Eski Mezopotamya’da Din kadınları (Rahibeler)’’, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, 160-175
OKSAÇAN H.E. (2012) Eşcinselliği Toplumsal Tarihi, İstanbul: Tekin Yayınları; 121-125
TOSUN M. – YALVAÇ K. (1989). Sümer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi- suduqa Fermanı, Ankara; Türk Tarih Kurumu Yayınları


[1] ( Hammurabi Kanunları, mad.127 )
[2]  (TOSUN M. – YALVAÇ K. (1989). Sümer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi- suduqa Fermanı, 195)
[3] (Hammurabi Kanunları 138. madde)
[4] (Hammurabi Kanunları 137. madde)
[5] (Hammurabi Kanunları 153. madde)
[6] (Hammurabi Kanunları 143. madde)
[7] (Hammurabi Kanunları 142. Madde)
[8] (Hammurabi Kanunları 148. Madde)
[9] (Hammurabi Kanunları 150. madde)

[10] (Hammurabi Kanunları 162. madde)

[11] (Orta Assur Kanunları, 26. madde)